57 · Özbekistan · Yapım yaklaşık 1420
Registan Meydanı
Üç medresenin çevrelediği meydanda, eğilmiş bir minare 1932'de halatlarla yeniden dikildi.
Henüz kimse üstlenmedi. Kütüğü senin adın açar — $3 ile.
Sahiplik Kütüğü
Kütük boş. İlk üstlenen buraya kalıcı olarak yazılır — $3 ile.
Hikâyesi
1932'de Semerkant'ta bir grup işçi, yıkılmak üzere olan bir minarenin etrafına halat bağlıyordu. Minare beş yüzyıldır orada duruyordu ama artık gözle görülür biçimde yana yatmıştı; birkaç sarsıntı daha, altındaki medresenin kapısına devrilmesi için yeterliydi. Sökülüp yeniden örülmesi gündemdeydi.
İşin başına gönderilen mühendis Vladimir Şuhov, o güne kadar hep yeni şeyler kurmuştu: kuleler, çelik ağlar, radyo direkleri. Burada yapması istenen şey tersiydi. Minareyi hiç sökmeden, bir bütün olarak, halatlarla ve kaldıraçlarla milimetre milimetre geri çevirdi. Minare yerine oturdu ve bugün de orada duruyor. Restorasyon tarihinde bu iş hâlâ anlatılır, çünkü yıkmadan doğrultma fikri o dönemde alışılmış bir şey değildi.
Kumluk
Meydanın adı, "kumluk yer" anlamına geliyor. Buraya bu ad, süslü hiçbir şey yokken verildi: altı yolun kesiştiği, tozlu, düz bir alandı. Semerkant'ın kalabalığı burada toplanırdı; pazar burada kurulur, ferman burada okunur, ceza burada infaz edilirdi. Sonradan gelen üç muhteşem cephe, aslında bir kamu meydanının kenarlarına yaslanmış duvarlar.
İlk medreseyi yaptıran kişi, Timur'un torunu Uluğ Bey oldu. Uluğ Bey iyi bir hükümdar değildi ama ciddi bir gökbilimciydi. 1420'de tamamlanan medresesinde matematik ve astronomi öğretildi; dönemin en tanınmış bilginleri burada ders verdi. Kısa süre sonra şehrin dışına, yamaca oyulmuş devasa bir açıölçer kurdurdu ve orada hazırlanan yıldız kataloğu, teleskop öncesi dönemin en hassas ölçümleri arasında kaldı. Bir yılın uzunluğu için verdiği değer, bugün bilinen değerden saniyelerle ayrılıyor.
Uluğ Bey'in bunu yapabilmesinin sebebi, dedesinin şehre yığdığı servetti. Timur, seferden döndüğü her yerden zanaatkâr getirmişti: İran'dan çinici, Hindistan'dan taşçı, Anadolu'dan madenci. Semerkant, bir nesil boyunca bölgenin en iyi ustalarının aynı anda çalıştığı bir şantiyeydi, ve medrese kapısının üstündeki çini işçiliği bu birikimin ürünü.
Sonu buna yakışmadı. 1449'da, hacca gitmek üzere yola çıktığı sırada, kendi oğlunun emriyle öldürüldü. Rasathane dağıtıldı, taşları yağmalandı, yeri unutuldu. Nerede olduğu ancak yirminci yüzyılın başında, bir Rus arkeolog eski vakıf belgelerindeki tarifleri takip ederek kazı yapınca ortaya çıktı.
Aslanlı Kapı
İki yüz yıl sonra, meydanın karşı tarafındaki eski yapı yıkılıp yerine ikinci bir medrese kondu. Adı Sher-Dor, yani "aslan taşıyan". Kapısının iki yanında, mozaik çinilerle yapılmış birer hayvan var: beyaz bir geyiğin peşinden koşan, aslanla kaplan arası bir yaratık, ve sırtından doğan insan yüzlü bir güneş.
İslam mimarisinde bu ölçekte ve bu görünürlükte canlı figürü nadirdir. Yapının kitabesinde ustanın hünerinden övgüyle söz ediliyor; figürün ne anlattığı — hükümdarlık sembolü mü, eski bir İran motifinin devamı mı — hâlâ tartışılıyor. Kesin olan tek şey, meydana giren herkesin ilk gördüğü şeyin bu olması.
Sher-Dor'u yaptıran kişi bir hükümdar değil, bölgeyi yöneten güçlü bir askerdi; aynı adam birkaç yıl sonra meydanın üçüncü kenarını da yaptıracaktı. Yani bugün gördüğünüz üçlü kompozisyon, tek bir plandan değil, iki yüz yıl arayla çalışmış iki iradeden çıktı; buna rağmen ölçüleri ve hizası şaşırtıcı biçimde tutuyor.
Üçüncü medrese on yedinci yüzyılın ortasında tamamlandı. Adı "altınla kaplı" anlamına geliyor ve içerideki cami gerçekten baştan aşağı altın varakla kaplı. Ama esas numara tavanda: yukarı baktığınızda derin bir kubbe görürsünüz. Kubbe yok. Tavan düz, ve o derinlik boyayla yapılmış.
Ne Yaşadı
Meydan, Semerkant'ın kaderiyle birlikte inişe geçti. Ticaret yolları yön değiştirdi, şehir küçüldü, depremler yapıları hırpaladı. On dokuzuncu yüzyılın sonunda Rus fotoğrafçıların çektiği kareler, kubbeleri çökmüş, çinileri dökülmüş, kapıları yarı gömülü bir meydan gösteriyor.
Yirminci yüzyıl boyunca üç yapı da aşamalı olarak onarıldı; kubbeler yeniden örüldü, çini yüzeyler tamamlandı. Bu onarımların bir kısmı ağır eleştiri aldı, çünkü sınır bazen korumadan çıkıp yeniden yapmaya geçti. Bugün gördüğünüz cephelerin ne kadarının özgün olduğu, uzmanlar arasında kolay yanıtlanan bir soru değil.
Bugün
Registan, 2001'den beri Semerkant'ın Kültürlerin Kavşağı başlığıyla UNESCO Dünya Mirası listesinde. Meydan akşamları ışıklandırılıyor, medreselerin hücreleri bugün büyük ölçüde dükkân olarak kullanılıyor.
Başlıca sorunlar, çevredeki yapılaşma baskısı ve yeraltı suyunun tuğla temellerde yarattığı tuzlanma. Uluğ Bey'in minaresi ise doksan yıldır Şuhov'un bıraktığı açıda duruyor — bir zamanlar düşmesine ramak kalmış bir yapının, hâlâ dik durabilmek için birinin gelip onu tutmasına ihtiyaç duyduğunu hatırlatan bir ayrıntı.