58 · Özbekistan · Yapım yaklaşık 1127

Buhara Tarihi Merkezi

Moğol ordusu şehri yakarken ayakta kalan minare, dokuz yüz yıldır aynı yerde duruyor.

Bu kayıt kilitli

Özbekistan eserlerine harcanan toplam $250 olduğunda açılır.

Açılışta$3
Paylaş X WhatsApp Görsel
Sıradaki Durak

Sahiplik Kütüğü

İlk İsim İçin Ayrıldı

Kütük boş. İlk üstlenen buraya kalıcı olarak yazılır — $3 ile.

$3

Hikâyesi

Yanan şehrin üstünde tek başına ayakta kalan tuğla minare

1220 kışında Buhara, Cengiz Han'ın ordusu karşısında birkaç gün dayanabildi. Şehir teslim oldu, kaledeki direniş kırıldı, sonra yangın çıktı; kerpiç ve ahşap üzerine kurulmuş bir şehirde yangının anlamı, şehrin bitmesiydi. Dönemin tarihçisi Cüveynî, Cengiz Han'ın cuma camisine at üstünde girdiğini ve toplanan halka Tanrı'nın cezası olarak gönderildiğini söylediğini yazar.

Duman dağıldığında merkezde neredeyse hiçbir şey kalmamıştı. Bir şey hariç: caminin yanındaki tuğla minare. Neden yıkılmadığı bilinmiyor. Halk arasında anlatılan hikâye, Cengiz Han'ın minarenin tepesine bakmak için başını kaldırdığında başlığının düştüğü, eğilip aldığı ve bu kadar yüksek bir şeyin önünde eğildiğine göre ona dokunulmaması gerektiğini söylediği yönünde. Bu, kaynaklarda değil, sonradan anlatılanlarda geçen bir hikâye. Ama minare gerçekten ayakta kaldı, ve bugün de aynı yerde duruyor.

Işığın Yönü

Minare 1127'de dikildi. Kendinden önceki minare çökmüştü, o yüzden bu sefer temel çok derin kazıldı ve harcın oturması beklendi. Gövde tamamen tuğladan örülmüş, ve tuğlalar yukarı doğru birbirinden farklı desen bantları oluşturacak şekilde dizilmiş; hiçbir bant bir diğerinin tekrarı değil. Tepesindeki sekiz pencereli kısımdan gün beş vakit ezan okundu, gece fener yakıldı, kervanlar çölden bu ışığı görerek şehri buldu.

Buhara o dönemde bölgenin en yoğun ilim merkeziydi. Onlarca medresesi, kütüphaneleri ve bugün adını herkesin bildiği öğrencileri vardı; İbn Sînâ, gençliğinde Sâmânî sarayının kütüphanesinde çalıştığını kendi anlatıyor. Şehir için söylenen eski bir söz vardı: ışık her yere gökten iner, Buhara'dan ise göğe doğru yükselir.

Kumun Altındaki Kutu

Kum tepesinin altından çıkarılan Sâmânî türbesi

Şehrin batısında, onuncu yüzyıldan kalma küçük bir yapı var: kare planlı, tamamen tuğladan, dört cephesi de birbirinin aynı, üstünde tek bir kubbe. Tuğlalar hasır örgüsü gibi dizilmiş, ve gün içinde güneş döndükçe duvarın deseni değişiyor. Bu, Orta Asya'da ayakta kalan en eski İslam yapılarından biri.

Moğolların onu yıkmamasının sebebi, yerini bulamamış olmaları. Yapı yüzyıllar içinde çevresindeki mezarlığın ve rüzgârın taşıdığı toprağın altında kalmış, neredeyse tamamen gömülmüştü. 1930'larda bir Sovyet arkeoloğun kazısıyla yeniden ortaya çıktı. Bin yıl boyunca korunmasının sebebi, bakımı değil, unutulmuş olmasıydı.

Kubbeli Kavşaklar

Kubbeli çarşı kavşağında alışveriş eden tüccarlar

On altıncı yüzyılda şehrin ana caddelerinin kesiştiği noktaların üstü kapatıldı. Ortaya, bugün hâlâ kullanılan kubbeli çarşı kavşakları çıktı: biri kuyumcuların, biri başlıkçıların, biri sarrafların. Kavşağın üstüne kubbe koymak basit bir fikirdi ama çölde işe yarıyordu; gölge, hava akımı ve buluşma noktası aynı anda çözülmüş oluyordu.

Buhara'nın suyu ise sürekli bir sorundu. Şehrin içinde onlarca havuz vardı ve bunlar hem içme suyu hem de hastalık kaynağıydı; havuz suyundan bulaşan bir parazit yüzyıllarca şehrin sağlık kayıtlarına düştü. Sovyet yönetimi 1920'lerde havuzların çoğunu kapattı. Bugün ayakta kalan en büyüğü, çevresindeki dut ağaçlarıyla birlikte şehrin buluşma yeri olmayı sürdürüyor.

Ne Yaşadı

Minarenin sonraki yüzyıllardaki hikâyesi daha karanlık. En az iki yüzyıl boyunca ölüm cezaları burada infaz edildi: mahkûm çuvala konup tepeden atıldı, ve bu iş meydanın gözü önünde yapıldı. Şehre gelen on dokuzuncu yüzyıl gezginlerinin notlarında minare bu yüzden "ölüm kulesi" diye geçer. Aynı yapı, aynı yüzyıllarda, günde beş kez ezan okunan yerdi. Buhara'nın çoğu şeyi böyle: tek bir işlevi olan hiçbir şey yok.

Buhara, Moğol yıkımından sonra toparlandı, on altıncı yüzyılda bir hanlığın başkenti olarak yeniden büyüdü, sonra Rus İmparatorluğu'na bağlı bir emirlik haline geldi. On dokuzuncu yüzyılın ortasında kaledeki emir, casusluk suçlamasıyla tuttuğu iki İngiliz subayı meydanda idam ettirdi; olay Londra'da uzun süre konuşuldu.

1920'de Kızıl Ordu şehri topa tuttu. Kale büyük ölçüde yıkıldı, son emir Afganistan'a kaçtı, ve şehrin dini kurumlarının çoğu kapatıldı. Medreseler depo, cami müze oldu.

On dokuzuncu yüzyılın başında şehrin doğusunda bambaşka bir şey yapıldı: dört kuleli, küçük, neredeyse oyuncak ölçekli bir kapı. Dört kulenin hiçbiri diğerine benzemiyor; tepelerindeki desenler ayrı ayrı düşünülmüş. Yaptıran kişi zengin bir tüccardı ve bu yapı, koca şehirdeki hiçbir geleneğe tam olarak uymuyor.

Bugün

Buhara'nın tarihi merkezi 1993'ten beri UNESCO Dünya Mirası listesinde; koruma alanı tek bir yapıyı değil, sokak dokusunun tamamını kapsıyor. Asıl mesele de bu: buradaki değer tek tek anıtlarda değil, aralarındaki kerpiç evlerde ve dar sokaklarda.

En ciddi tehdit yeraltı suyunun yükselmesi. Su, tuğla temellerden yukarı çekiliyor ve içindeki tuz, kuruduğu yerde tuğlayı içeriden ufalıyor. Dokuz yüz yıl boyunca minareyi ayakta tutan şey depremler ve ordular karşısındaki şansıydı; şimdi onu tehdit eden şey, sessizce yükselen su.

Nerede

Buxoro
Özbekistan

Historic Centre, Bukhara

39.7756, 64.4286