33 · Fransa · Yapım yaklaşık 300
Carcassonne
Çifte surlu bir ortaçağ şehri; on dokuzuncu yüzyılda yıkım listesinden son anda çıkarıldı.
Fransa eserlerine harcanan toplam $500 olduğunda açılır.
Sahiplik Kütüğü
Kütük boş. İlk üstlenen buraya kalıcı olarak yazılır — $3 ile.
Hikâyesi
Şehrin adının nereden geldiğini anlatan hikâye şöyle: kuşatma aylardır sürüyor, içeride yiyecek bitmek üzere, savunmayı Dame Carcas adında bir kadın yönetiyor. Kadın elinde kalan son tahılı bir domuza yediriyor, sonra domuzu surdan aşağı atıyor. Hayvan yere düşüp yarılınca içinden buğday saçılıyor. Kuşatmacılar bunu görüp hesabı yapıyor: bu şehir domuzlarına buğday yedirecek kadar bolluk içinde, biz burada boşuna bekliyoruz. Ordu çekiliyor, kuleden çanlar çalınıyor, biri "Carcas çalıyor" diyor ve isim kalıyor.
Hikâyenin tarihsel bir değeri yok — yerleşimin adı bu efsaneden yüzyıllarca önce kayıtlara girmişti. Ama şehrin kapısında bugün Dame Carcas'ın büstü duruyor, çünkü Carcassonne'un asıl mesleği tam olarak buydu: kuşatmayı atlatmak.
Üst Üste Yığılmış İki Bin Yıl
Tepe, Aude nehrinin geçtiği vadiye hâkim bir noktada duruyor ve bu yüzden hiç boş kalmadı. En içteki surun bazı bölümleri Geç Roma döneminden; taşın arasına atılmış tuğla sıraları ve at nalı biçimli kule tabanları o katmanı ele veriyor. Roma'dan sonra Vizigotlar geldi, sonra başkaları, sonra Franklar. Her gelen kendinden önceki duvarı yıkmadı, üstüne ekledi. Carcassonne'un bugün bu kadar sağlam görünmesinin sebebi kısmen bu: kimse sıfırdan başlamadı.
On ikinci yüzyılda şehir Trencavel ailesinin elindeydi ve içerideki Comtal Şatosu o dönemin işi. Bölge o sıralarda Katharlara — kilisenin sapkın saydığı bir inanç hareketine — ev sahipliği yapıyordu ve bu, kuzeyden gelecek orduya gereken gerekçeyi verdi.
Ağustos Sıcağında Bir Kuşatma
1209 yazında Haçlı ordusu Carcassonne'un önüne geldi. Kuşatmanın askeri tarafı kısa sürdü çünkü mesele duvar değildi: şehrin suyu dışarıdaydı. Ağustos sıcağında, surların içine tıkılmış kalabalık birkaç hafta bile dayanamadı. Genç vikont Raymond-Roger Trencavel görüşmeye çıktı ve geri dönmedi; aynı yılın kasımında kendi şatosunun zindanında öldü. Ölüm sebebi tartışmalı, dönemin kaynakları farklı şeyler söylüyor.
Şehir kısa süre sonra Fransa kralının malı oldu. Kral IX. Louis dıştaki ikinci sur halkasını yaptırdı; böylece saldırganın aşması gereken duvar sayısı ikiye çıktı ve iki sur arasındaki koridor bir ölüm tuzağına dönüştü. Aynı kral, ayaklanan halkı Cité'den çıkarıp nehrin öbür yakasına yeni bir kasaba kurdurdu. Bugün Carcassonne'un aşağıdaki düz sokaklı şehri odur.
İki sur arasındaki o boş şeride Fransızca "lices" deniyor. Savaş zamanı burası saldıran için kapan, savunan için manevra alanıydı; barış zamanı ise pazar kurulan, at koşturulan, çocukların oynadığı bir sokak. Bugün ziyaretçilerin yürüdüğü yer de büyük ölçüde orası.
Şehrin içindeki Aziz Nazarius ve Celsus Bazilikası da aynı katmanlı hikâyeyi taşıyor: nefi Romanesk, doğu ucu Gotik, camları güney Fransa'nın en iyi korunmuş ortaçağ vitrayları arasında. Kalenin duvarları askeri bir mühendislik dersi, bazilika ise aynı yüzyılların sanat tarafı.
İşe Yaramaz Hale Gelmek
Kalenin sonunu bir savaş değil bir antlaşma getirdi. 1659'da Fransa ile İspanya arasındaki sınır güneye, Pireneler'e çekildi. Carcassonne bir anda sınır kalesi olmaktan çıktı; savunacak bir şeyi kalmadı. Ordu gitti, bakım durdu, taşlar sökülüp başka binalarda kullanıldı, surların dibine ve içine evler yapıldı. On dokuzuncu yüzyıl ortasında devlet kalıntının yıkılmasına karar verdi.
Şehri kurtaran şey yerel bir ısrar oldu. Carcassonne'lu bir araştırmacı yıllarca yazdı, dilekçe verdi, Paris'i ikna etmeye çalıştı; sonunda dönemin anıtlar müfettişi işe el attı ve karar geri alındı. Onarım Eugène Viollet-le-Duc'e verildi.
Yanlış Çatılar Meselesi
Viollet-le-Duc restorasyonu bir binayı olduğu gibi korumak değil, "olması gerektiği hali"ne getirmek diye anlıyordu. Carcassonne'da bunun en görünür sonucu çatılar oldu: kulelerin tepesine Fransa'nın kuzeyinde yaygın olan dik, sivri arduvaz külahlar geçirdi. Güney Fransa'da kuleler geleneksel olarak daha yayvan ve kiremitle örtülüydü. Yani bugün fotoğrafını gördüğünüz o meşhur sivri kule silueti, ortaçağdan çok on dokuzuncu yüzyıla ait.
Tartışma hâlâ sürüyor ve iki taraf da haklı sayılabilir. Külahlar olmasaydı bina büyük ihtimalle tamamen çökecekti; külahlar olduğu için de bina hiç öyle görünmediği bir şeye benziyor. Viollet-le-Duc 1879'da öldü, iş başkaları tarafından sürdürüldü, ama kararlar onundu.
Bugün
Cité 1997'den beri UNESCO Dünya Mirası listesinde. Surların toplam uzunluğu üç kilometreye yakın, kule sayısı ellinin üstünde. İçeride hâlâ birkaç düzine kişi ikamet ediyor, ama gündüzleri şehir tamamen ziyaretçilere ait; yılda milyonlarca kişi geliyor ve dar sokaklar bu yükü zar zor kaldırıyor.
2018'de UNESCO listelenmesinin yıl dönümü için surlara çağdaş bir iş yerleştirildi: sarı şeritlerden oluşan, ancak belirli bir noktadan bakıldığında iç içe daireler olarak okunan bir düzenleme. Tepki sertti; birçok kişi bunu bir tarihi esere yapılmış saygısızlık saydı, birileri de tam tersini savundu. Sonunda iş kaldırıldı. Bin sekiz yüz yıldır sahip değiştiren bir duvar için, tartışmanın bu kadar tanıdık bir yerden çıkması ilginç: mesele yine duvarın kime ait olduğuydu.